Yaşadıklarımdan yola çıkarak edebi metinler ürettiğim bir gerçek.
Ancak burada hayati konu, 'anı' ile 'sanatsal yapıt' arasındaki çizgiyi belirleyebilmek.

SEYAHATİ EDEBİYATA EDEBİYATI SEYAHATE DÖNÜŞTÜRMEK
Artshop Yayıncılık 2011 yılında Sedat Erden’in Sürgün’ünü okurlarıyla buluşturdu. Sürgün, yazarın dünya yolculuğunda tanık olduğu, yaşadığı farklılıkları ve gözlemlediği insan ilişkilerini edebiyatla harmanladığı kitabı, biyografik öğelere dayanan bir anı roman.
Prof. Aysu Erden'e göre “Seyahati edebiyata, edebiyatı seyahate dönüştüren bir yazar Sedat Erden.”
Yazar, 1969'da gittiği geniş ve yeni bir kıta olan Avusturalya'daki, “Görünen şeylerin ardındaki başka bir dünya...” olarak tanımladığı göçmenlik yıllarını anlatırken, “Gerçekte her şeyin kapışılıp parsellenmediği, yetenekli birini göz kamaştırıcı bir geleceğin beklediği, fırsatlarla dolu bir ülke mi?” sorusunun da yanıtını arıyor.

Erden, devrimcilik günleriyle ve kendisiyle hesaplaştığı Sürgün’e, yaşam öyküsüne ve edebiyatına ilişkin merak edilenleri, Ankara Hürriyet okurları için yanıtlıyor.
Yazar kimliğinizin altında Havacı bir subay yatıyor... “Askerliği sevmiyordum. Dünyayı görmek istiyordum” diyorsunuz. Yaşam öykünüzü, kısaca öğrenebilir miyiz?
Çocukluğum İskenderun, Mersin ve Ankara'da geçti. Asken Hava Lisesi ve Hava Harp Okulu'ndan mezun oldum. Öyküler yazmaya başladığım o yıllarda tek amacım Avrupa'ya, Amerika'ya, neresi olursa oraya gitmek, bir üniversite bitirmek, romanlar yazmak, belki de tanınmış bir yazar olarak ülkeme geri dönmekti. Birkaç yıl sonra Hava Kuvvetleri'nden ayrıldım. Mersin'e gidip bir kitapçı dükkânı açtım; kısa bir süre sonra batınca, Avustralya'ya göçmen olarak gittim. Sydney'de geçirdiğim iki yılın sonunda yurda dönmeye karar verdim. Ancak dönüş biletini karşılayacak param yok bu yüzden bir gemiye tayfa olarak girdim.
Avustralya-Afrika-İsrail hattında sefer yapan gemi İsrail'in Blat limanına varınca gemiden ayrılıp Türkiye'ye döndüm. Daha sonra Dışişleri Bakanlığı'na girdim. İdari Ataşe olarak Hartum, Yeni Delhi, Meksiko Büyükelçiliklerinde, ayrıca Muavin Konsolos olarak Rodos, Paris ve Karaçi Başkonsoloslukları'nda görev yaptım. 2009 yılında emekli oldum. Bir paragrafa sığdırdığım bu yaşam öyküsü aslında altmış yılık bir zaman dilimini kapsamakta...

EDEBİYAT ASLA SİZİ BIRAKMIYOR
İlk öyküleriniz henüz Havacı üniformanız üzerinizdeyken, edebiyat dergilerinde yayımlanmış. Kitaplar ise 2009 ve2011'de geldi. Okurla buluşmak için neden bu süreyi beklediniz?
Teğmenlik dönemimde bazı öykülerim Yordam ve Yelken dergilerinde yayınlanmıştı. Ancak o yıllarda Türkiye'de yükselen devrimci dalga beni de içine çekip dikkatimi sanattan alıkoydu. Hele Avustralya'da yaşadığım zor günler beni edebiyattan tamamen uzaklaştırdı. Türkiye'ye döndükten dört yıl sonra Sürgün’ü yazmaya koyuldum. Siz edebiyatı bıraksanız da edebiyat sizi bırakmıyor demek ki. Dışişleri Bakanlığı'na girip yurtdışı görevlere gidince yazmaya devam ettim. Farklı coğrafyalarda tanıdığım ilginç karakterler ve olayları öyküleştirdim. Ancak uzun yıllar yurtdışında kalmam ve yayın sektöründe kimseleri tanımamam yazdıklarımın kitaplaşmasını geciktirdi. Emekli olunca öykülerim “Karşı Apartmanda Yaşayanlar” ve “Güvercinler ve Şeytan” Hayal Yayınları'ndan çıktı. Ardından da Sürgun romanım Artshop vasıtasıyla okurla buluştu.
Sevgili İnci Gürbüzatik yazdıklarınızda büyük bir övgüyle söz ederken “Sait Faik öykücülüğünün tadını alıyorum” diyor. Kendisine katılıyor musunuz, kaleminizi hangi ustaya yakın buluyorsunuz?
İnci Gürbüzatik'i, öykülerimi ilk keşfedenlerden biri olarak hep minnet ve sevgiyle anacağım. Adının Sajt Faik gibi bir usta ile yan yana anılmasından hangi yazar kıvanç duymaz ki. Ben kendimi daha çok Vüs'at 0. Bener’e yakın hissediyorum. Onun da asker kökenli olması, üstelik levazım subayı olup ordudan erken ayrılması, yalın bir dil kullanması benzer taraflarımız. Aslında bütün usta yazarlardan öğrendiğim şeyler var; yine de onlardan farklı olmak, kendi dilimi, kendi sesimi yaratmak için çabalıyorum.
Sürgün, Cengiz'in Aborjinler için, aslında gurbetteki yaşamıyla da özdeşleştirdiği, “İnsan köklerinden kopunca insanlıktan da kopuyor demek...” saptamasıyla başlıyor. Ülkeden uzakta geçirdiğiniz zamanı siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Bütün zorluklarına rağmen yurtdışı deneyiminin insana kazandırdığı olumlu yanlar var. Farklı kültürleri tanımak, olaylara daha geniş bir açıdan bakabilmek, farklılıklarla bir arada yaşama kültürü edinmek... Bir de tabii, her fırsatta eleştirip durduğunuz ülkemizin, birçok ülke ile karşılaştırıldığında hiç de berbat bir ülke olmadığının ayırdına varmak.
Bazı öyküleriniz ve Sürgün’de aşk ve beden ilişkisi üzerinden cinsel kimliğe göndermeler yapıyor, daha çok erkek cinselliğini işliyorsunuz. Bunu çok cesurca buluyorum. Bilinçli bir tercih midir, bu konuda neler söylemek istersiniz?
Cinsellik hayatın ayrılmaz bir parçası olduğuna göre onun edebi metinlerde yer alması doğal karşılanmalı. Ancak piyasa kaygısı güdülerek müstehcenliğe prim verilmesini ben pek etik bulmam. Yine de bazı öykülerimde ve Sürgün’de zaman zaman beliren, sizin tabirinizle “cesurca” söylemler benim değil karakterlerimin dilini, bakış açısını yansıtmakta. Bense, karakterlerimin söylemlerine sansür uygulama yetkisini görmüyorum kendimde!
(Hürriyet Ankara, 24 Kasım 2013)
Esme Aras

'DÜNYAYI GÖRMEK BENDE BİR SAPLANTIYDI'
Güvercinler ve Şeytan', 'Karşı Apartmanda Yaşayanlar' ve 'Işıklar Kenti'... Kaleme aldığınız bu öykü kitaplarına bakınca duru bir anlatıcıyla karşı karşıya kalıyoruz. Öncelikle öyküyle, dille olan ilişkinizi konuşarak başlamak isterim.
Yazmaya gençlik yıllarımda öykü ile başladım. O dönemde çiziktirdiklerim Yordam ve Yelken Dergilerinde yayınlandı. Bunlar, soyut, ayağı yere basmayan denemelerdi. Sonra uzun bir dönem kalemi elime almadım. Hayat kavgası, evlilik, çocuklar derken yazmayı unutup gittim. Hartum’a görevli gittiğimde orada yaşadıklarım ve geçirdiğim ağır bir hastalık beni yeniden yazmaya yöneltti. Malarya öyküsü böyle ortaya çıktı. Yeni Delhi, Meksiko, Paris ve Karaçi’de geçirdiğim yıllar öylesine birikim yapmış olmalı ki, öyküler daha sonra art arda geldi. Yani öykü benim ilk göz ağrımdı, yazmaya tekrar dönmem de yine öyküyle oldu. Dile gelince; anlaşılır olmak, yalınlık ama buna özen gösterirken ifade gücünü hep canlı tutmak önceliğimdir. En derin felsefi konuların bile yalın bir dil ile açıklanabileceğine inanıyorum.

Edebiyatınıza sirayet eden en önemli meselelerden biri de yollar… Yazdıklarınızda birçok şehir ve insan manzarası görüyoruz. Şehirler ve insanlar edebiyatınızda nasıl yer buluyor?
İlk gençlik yıllarımdan itibaren dünyayı görmek, farklı ülkelerde yaşamak bende bir saplantıydı. İşte bu yüzden teğmen iken ordudan ayrıldım, Avustralya’ya gittim. Ardından bir gemiye tayfa olarak girdim, böylece gemicilik serüvenim başladı. Yurda dönünce bir firmanın temsilcisi olarak Tahran’da yaşama fırsatım oldu. Daha sonra Dışişleri Bakanlığına girerek birçok ülkede görev yaptım. Öykü ve romanlarımı besleyen bir damar olarak ortaya çıktı bu deneyimler.

'KENDİMİ ARŞİVCİ OLARAK GÖRÜYORUM'
Toplumsal meseleler edebiyatınızın ana hatlarından… Toplumcu gerçekçiliği nasıl yorumluyorsunuz?
Toplumcu gerçekçilik daha farklı bir anlam bence, halka siyasal bir bilinç aşılamak, politik bir tutum almak gibi… Ben kendimi daha çok bir arşivci gibi görüyorum; tanık olduğu olayların, ilginç kişiliklerin kaybolup gitmesine içi elvermeyen, onları bir şekilde kaydederek ölümsüzlüğe kavuşturmak isteyen bir yazıcı. Tabii ki, okuyucu bunlarda tarihi, sosyal bazı veriler de bulacaktır; bunları yorumlamak artık onun işi…
Yaklaşık 60 yıla dayanan edebiyat kariyerinizde hayatınızdan kesitler görüyoruz. Önce genç bir teğmendiniz, sonrasında sol yayınlar satan bir kitapçı, ardından bürokrat… Edebiyatla yaşamınızın kesiştiği noktalarda nelere dikkat ediyorsunuz? Bir yazar olarak ‘hikâyeniz’ nerede başlıyor ve nerede bitiyor?

Yaşadıklarımdan yola çıkarak edebi metinler ürettiğim bir gerçek. Ancak burada hayati konu anı ile sanatsal yapıt arasındaki çizgiyi belirleyebilmek. Anılarını yazan biriyle bir sanatçıyı ayıran çizgi tam olarak nedir, doğrusu bilemiyorum. Herkesin ilginç anıları, yaşantısı, hikâyesi mutlaka vardır. Ancak bunları bir sanat eserine dönüştürmek için onlara bir büyü katmak gerekli. Belki de sanatçı bir tür büyücü!

'ÇAĞIMIZIN EN ÖNEMLİ SORUNLARINDAN BİRİ MÜLTECİ SORUNU'
Sürgün, romanınızda Avustralya’daki göçmenleri, yoksulları anlatıyorsunuz. Bugün Türkiye’de ve dünyada gittikçe hızlı bir şekilde yayılan mülteci krizi edebiyatta da kendine yer buluyor. Özellikle Avrupa’da ve Latin Amerika’da kuvvetli örnekler çıktı. Sorum şu: Edebiyat bu denli derin bir krizi çözebilir mi? Edebiyatın politik zeminde görevi nedir?
Çağımızın en önemli sorunlarından biri kuşkusuz mülteci sorunu. Devletlerin emperyalist emelleri, çapsız ve muhteris politikacılar, zengin ülkelerin insani kaygılara artık sırt çevirmeleri ve uluslararası kuruluşların yetersizliği bu krizi içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Edebiyat bu durumda ne yapabilir? Yazarın görevi belki de sadece olanları not etmek ve gelecek kuşaklara ahlaki bir ders vermek!

'HER KUŞAĞIN AYRI BİR DENEYİMİ VAR'
Son romanınız 'Bir Yazarın Otopsisi'nde eleştirel bir gözle kendi kuşağınıza ve içinden geçtiği politik atmosfere odaklanıyorsunuz. Bu noktada edebiyatınızın misyonu nedir?
Her insan gibi her kuşağın da ayrı bir deneyimi, ayrı bir hikâyesi var. Sevabı ve günahı ile bu deneyimlerin gelecek kuşaklara aktarılmasının önemine inanıyorum. Edebiyat bunu tarihten çok daha etkili bir şekilde yapar bence. Bir yazarın bu kadarcık bir ‘misyonu’ da olmazsa neden yazmalı ki?
'Bir Yazarın Otopsisi' gözlem gücünün çok yüksek olduğu bir roman… Teğmen Metin’le birlikte kendimizi 1965-70 yılları arasında yaşamış bir kuşağın içinde buluyoruz. Peki, bundan sonrası için okurlarınızı hangi çalışmalarınız bekliyor?
Bir süredir, rahmetli babamın bana emanet ettiği anılarını roman haline getirmekle meşgulüm. İki cilt olarak tasarladığım bu roman kökü 1800’lü yıllara giden bir ailenin tarihi olacak. Bunu tamamlayıp yayınlattığımda yazma eylemine artık bir nokta koymanın zamanı gelecek, diye düşünüyorum.
Anıl Mert Özsoy
SELAMİ KARABULUT İLE KONUŞMA
2009 yılında HAYAL Yayınevinden “Karşı Apartmanda Yaşayanlar” ile “Güvercinler ve Şeytan” adında iki öykü kitabınız yayımlanmıştı. O yıllarda öykülerinizi okuduğumda “Bu kadar berrak ve yetkin bir dille yazan bir kalem, bunca yıl neden suskun kalmış?” diye şaşırmıştım.
Aslında genç yaşlarda yazmaya başladım ve öykülerim dönemin bazı dergilerinde yayınlandı ancak daha sonra yazmaya ara verdim. Bunda, her an devrim olacak beklentisi (!) ve heyecanı içinde olmam (1965-70 gençlik yıllarımdı), daha sonra Avustralya’ya gidip yeni bir hayata tutunmaya çalışmam, yurda döndüğümde de evlenip çoluk çocuğa karışmam etkili oldu sanırım. Yazma tutkusu yıllar geçse de bir şekilde uyanıp insanı yazmaya zorluyor. Dışişleri Bakanlığında İdari Ataşe olarak Hartum ve Yeni Delhi’de yaşayıp yurda döndüğümde yaşadıklarımı kaleme almam gerektiğini düşündüm. Ancak bunu yaparken deneyimlerimi bir anı olarak değil edebi bir biçem içinde öyküleştirmek gibi zor bir yolu seçtim. Sanırım, gençliğimde şiir ve öykü yazmam beni buna zorladı.
Hava Harp Okulundan mezun olmuş genç bir levazım Teğmeniyken, dönemin önemli dergilerinden “Yordam,” ve “Yelken”de öyküler yayımlıyorsunuz, sonra Askeriyeden ayrılarak kitapçılık yapmaya başlıyorsunuz. Ülkemizin koşulları içinde hayli cesaret isteyen bu kararı almanızda edebiyatın yeri nedir?
Cesaret isteyen kararlar gençliğe özgü olsa gerek. İnsan gençlikte dağları aşabilecek, ülkeleri fethedebilecek, her istediğine ulaşabilecek gibi bir cesarete, enerjiye sahip oluyor. Ne güzeldir gençlikteki o naif özgüven! Şimdi düşünüyorum da subaylığı bırakıp Avustralya’ya göçmen olarak gitmek için herhalde iki değil üç kez düşünürdüm. Ama dediğim gibi gençliğin verdiği esriklik hali vardı üzerimde; içinde bulunduğum dar çevreden kurtulmanın, dünyaya açılmanın, serüvenler yaşamanın düşlerini görüyordum. Bunlar olmadan insan ne yazabilirdi ki? O sıradan hayat beni boğuyor, yazmamı engelliyor, diye düşünüyordum. Şimdi yıllar sonra geriye dönüp baktığımda ‘İyi ki o cesareti gösterebilmişim” diyorum. Sonuçta insan yaşamadıklarının değil yaşadıklarının toplamıdır.
Kitapçılığı sürdüremeyince Avustralya’ya göçmen olarak gidiyorsunuz. Sydney’de iki yıl değişik işlerde çalıştıktan sonra bir gemide tayfa olarak çalışıyorsunuz. Böylesine macera dolu bir yaşamı bizler sadece filmlerde ve romanlarda olur sanıyorduk. “SÜRGÜN” romanınızda da anlattığınız o yıllar öykülerinize nasıl bir zenginlik kattı?
Henüz genç bir teğmenken karaladığım öykülerde ve roman denemelerimde (Kafka, Sartre, Camus gibi yazarların da etkisiyle) karanlık, umutsuz ve saçma bir atmosfer hakimdi. Yabancı bir ülkede, çalışarak ekmeğimi kazanmak zorunda kalmam ayaklarımın suya ermesini sağladı. Hele gemicilik serüvenim bana doğayı tanıttı, dünyayı daha derinden kavramama, farklı milliyetlerden insanları yakından gözlemlememe yol açtı. Bu sınama, doğaldır ki, bakış açımı değiştirdi, yazdıklarıma gerçeklik duygusu, üslubuma da yalınlık kazandırdı. Okurların söylediği gibi, öykülerimdeki sadelik ve derinlik, üslubuma sinen hüzün ve ironi sanırım bu yoğun yaşanmışlıklardan geliyor.
Peki, bir öykücü olarak roman yazma deneyiminiz hakkında neler söyleyebilirsiniz?
S.E. Bazıları öykü yazmayı romana bir hazırlık gibi görmekte. Bu ikisi bence tamamen farklı türler. Öyküde atmosfer yaratmak, dil işçiliği yapmak, karakterlerin iç dünyalarına hızlıca bir giriş yapmak beklenirken, romanda bir dönemin ruhunu vermek, karakterlerin zaman içinde değişimini göstermek önem kazanır. Her iki türün ayrı bir zorluğu, ayrı bir çekiciliği var. Yalnız romanın daha fazla disiplin ve çalışma istediği, buna karşılık öykünün esinle yakından ilişkili olduğu bir gerçek. Bir yazar, adını hatırlamıyorum, “Öykü sevgilimse, roman karımdır” gibi bir laf etmiş. SÜRGÜN romanımda Sidney günlerimi, ardından gemide yaşadıklarımı böyle bir bakış açısıyla kaleme almıştım. Şimdi dosya halinde olan ve bir gün yayınlanmasını umduğum ikinci romanımda da yine bir dönemi, 1965-70 yıllarını ele aldım. Romanda belgesellik, sahicilik bence ihmal edilmemesi gereken bir unsur.
Hartum, Yeni Delhi, Meksiko Büyükelçiliklerinde İdari Ataşe; Rodos, Paris ve Karaçi Başkonsolosluklarında Muavin Konsolos olarak görev yaptınız. 2009 yılında emekli oldunuz. Mesleğinizin yazmanıza nasıl bir etkisi oldu? Böylesine önemli görevlerde bulunmak bir yazar için zor olsa gerek.
Farklı ülkelerde yaşamanın insana geniş bir bakış açısı kazandırdığı bir gerçek. Bunun dışında çok farklı kültürleri tanımak kişiye bir zenginlik katıyor. Uzun bir aradan sonra yazmaya yeniden dönmeme de sanırım bu birikimler neden oldu. Anlatacaklarım vardı, bunları yazıya dökmeliydim. “MALARYA” öyküsü ile kalemi yeniden elime aldım. Hartum’da geçirdiğim ağır bir hastalığın izlenimiydi bu. Sonra öyküler ardı sıra akmaya başladı. Emekli olunca biriken bu öyküler “KARŞI APARTMANDA YAŞAYANLAR” ile “GÜVERCİNLER VE ŞEYTAN” başlıklarıyla yayınlandı. Daha sonra “SÜRGÜN” romanımı tamamladım. Son olarak da 2018’de “IŞIKLAR KENTİ” okuyucularla buluştu.
Öykülerinizi yaşadıklarınızdan faydalanarak kuran bir yazar olarak “İyi ki de yazmaya acele etmemişim, yaşadıklarım öykülerime zenginlik kattı” dediğiniz oluyor mu?
Bir yazarın ürünlerini olgunluk çağında yayımlatması bir bakıma isabetli. İnsan böylece gençlik acemiliklerine hayıflanmaktan kaçınmış oluyor. Ama öte yandan geç eser veren yazarların, eserlerini yayımlatma, tanınma, kendini kabul ettirme konusunda zorluklarla karşılaştığı da bir gerçek. Neyse ki, bu yaşlara erişmiş bir yazar, genç bir yazar için yıpratıcı olan bu sürece pek aldırmadan katlanabiliyor.
2018’de Artshop Yayınevi tarafından 2018 yılında “IŞIKLAR KENTİ” başlıklı öykü kitabınız yayınlandı. O yıl yayımlanan kitaplar arasında “IŞIKLAR KENTİ”nin önemli bir yeri olduğu kanısındayım. Ne ki gerekli ilgiyi görmediğini düşünüyorum. Öykücülüğün geldiği yeri göz önüne alarak bu durum hakkında neler demek istersiniz?
Gerçekte, daha önce yayımlanan “KARŞI APARTMANDA YAŞAYANLAR” “GÜVERCİNLER VE ŞEYTAN” , ve romanım “SÜRGÜN” ile birlikte “IŞIKLAR KENTİ” hakkında gazete ve dergilerde tanıtım ve değerlendirmeler yapılmıştı. Yine de kitapların geniş bir okuyucu kitlesine ulaşamamasında dağıtım ve tanıtım sürecindeki aksaklıklar söz konusu olabilir. Ancak bu durum, günümüzde çoğu yazarın ortak sorunu değil mi? Ama artık böyle şeyleri dert etmeyen bir yaştayım. Geriye okurun yüreğine dokunan edebi metinler bırakabildiysem bu yeter bana.
ASLI ÖRNEK'LE KONUŞMA (K24 - 2021)
Yazarlıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan babanız hayat hikâyesini kaleme alsa ve sizden okumanızı istese ne yaparsınız? Önce şaşırır ve heyecanla okur, sonra eğer ilgili biriyseniz bunun yayınlanması için elinizden geleni yaparsınız. Sürgün, Bir Yazarın Otopsisi ve Işıklar Kenti gibi kitaplarıyla kendine has bir okuyucu kitlesi olan yazar Sedat Erden de, dosyaları düzenleyip kitap olarak yayınlanmasını sağlayanlardan... Ama onun babası hasta yatağında olduğu için durum kendisi için daha bir anlamlı olsa gerek… Yazarı Sedat Erden ve Mehmet Erden olarak görünen iki ciltlik kitaptan Babamın Hikâyesi-Derik, bir yaşam hikâyesini anlattığı kadar arka planda başka başka konulara da değiniyor. Önceleri Diyarbakır’a, sonraları Mardin’e bağlanan Derik’te yaşanan ağalar arasındaki çatışmalar, kasabanın hekimleri, onların tedavi metotları, geleneksel yaşam, halkın içinde bulunduğu yoksulluk ve çaresizlik, ülkenin yaşadığı sorunlar…
Okurlar Mehmet Erden’in hayat hikâyesini kitapta bulacaklar. Öte yandan 1945’te Eskişehir’de doğan Sedat Erden’in de hikâyesi son derece ilginç: Askerî Hava Lisesi’nden sonra Hava Harp Okulu’ndan mezun olan Erden, Levazım Teğmeni olarak göreve başladı. O yıllarda öykü yazmaya başlayan yazarın ilk öyküleri Yordam ve Yelken dergilerinde yayınlandı. 1969 yılında askerlikten ayrılan Erden, Mersin’de bir kitapçı dükkânı açtıktan bir süre sonra Avustralya’ya göçmen olarak yerleşti. Sydney’de iki yıl değişik işlerde çalışan Sedat Erden 1972 yılında bir gemiye tayfa olarak girip Türkiye’ye döndü. 1972-1978 yılları arasında Türkiye Elektrik Kurumu’nda mütercim raportör olarak çalıştı. 1978 yılında idari memur olarak Dışişleri Bakanlığı’na girdi. Yeni Delhi, Meksika büyükelçiliklerinde İdari Ataşe; Rodos, Paris ve Karaçi başkonsolosluklarında muavin konsolos olarak görev yaptı. 2009’da emekli olup yazmaya ağırlık veren Sedat Erden’in öyküleri Karşı Apartman’da Yaşayanlar, Güvercinler ve Şeytanlar; romanları Sürgün, Işıklar Kenti, Bir Yazarın Otopsisi adıyla basıldı. Yazar Sedat Erden’le babasını ve bir kısmı kendisine miras kalan kitabını konuştuk...
Babanızın ilginç, kimi zaman acılı hikâyesini okumadan önce ne kadarını biliyordunuz?
Babam geçmişinden pek söz etmezdi. Ayrıca edebiyatla uzaktan yakından ilişkisi yoktu. Onun roman, öykü ya da şiir kitabı okuduğuna hiç tanık olmadım. Belki bir iki dinî kitap okumuştur gözden kaçırdığım. Bu nedenle, yurtdışından izinli geldiğimde ‘Oğlum bak, anılarımı yazdım!’ dediğinde çok şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Kalın bir klasör dolusu kâğıtlara önlü arkalı, inci gibi el yazısıyla döktüğü notlara bir göz attığımda müthiş bir malzemeyle karşı karşıya olduğumu fark ettim. 200 yıl öncesinden gelen bir aile tarihiydi bu. Adını bile bilmediğim dedemin, dedemin babasının, onun babasının hayatları bir film şeridi gibi gözlerimin önünden akmaya başladı. Sonra babamın yoksul, çaresiz, acıklı çocukluk günlerini izledim. Bunları okurken Derik’in 80-90 yıl öncesine gittim. Babam usta bir yazar gibi kendi kişisel hikâyesini anlatırken çağının sosyal gerçekliğini de gözden kaçırmıyordu. Derik’te ağalar arasındaki çatışmalar, kasabanın hekimleri, onların tedavi metotları, geleneksel yaşam, halkın içinde bulunduğu yoksulluk ve çaresizlik, yolu kasabaya düşen tiyatro turneleri, cambazlar ve pehlivanlar, arka planda hissedilen Kürt sorunu ve devlet baskısı, Ermeni meselesi… Bütün bunlar hammadde, işlenmemiş mücevherlerdi. Bunları yeniden elden geçirmeli, düzenlemeli, birçok bölümleri elemeli, kendi içine tutarlı, akıcı bir roman haline getirmeliydim. Babam bana bir miras bırakmamıştı. Bu notları bana vererek bu eksikliğini gidermek istemişti belki de.
Sürgün, Bir Yazarın Otopsisi, Işıklar Kenti gibi kitaplarınızla kendine has bir okuyucu kitlesine sahip bir yazarsınız. Genelde öykü üzerine kitaplarınız var. Peki, Babamın Hikâyesi isimli kitabı tekrar yazmaya ve yayınlamaya nasıl karar verdiniz?
Bu kadar zengin malzemenin kaybolup gitmesine kayıtsız kalamazdım. Üstelik bu benim ailemin tarihiydi; tanımadığım dedelerime bir vefa borcum olduğunu hissettim. Özellikle babamın, uygun bir ortamda olsa belki de tanınmış bir yazar olacak bu yeteneğin yazdıkları gün ışığına çıksın, adı bir kitabın kapağında görülsün istedim.
Babanıza ölmeden önce bu kitabı okutmuşsunuz. Hasta yatağında olan babanızın tepkisini merak ettim...
Her yazar gibi babam da kendi yazdıklarını önemsiyor, belki de içinden onun kitaplaşmasını geçiriyordu. Ancak artık 80’li yaşlarındaydı, sağlığı da bozulmuştu. Ne yazdıkları üzerinde tekrar çalışacak gücü ne de dosyasını yayımlatacak bir çevresi vardı. Benim dışımda hiçbir çocuğu yazdıklarıyla ilgilenmemişti. Dosyayı alıp görevli olduğum Meksika’ya döndüm ve iki yıl notlar üzerinde çalıştım. İzinli geldiğimde babama yeni dosyayı verdim. Anıların roman hali onu şaşırttı. Bölümler okumayı kolaylaştırmış, diyaloglar romana canlılık vermiş, atılan gereksiz bölümler romana akıcılık kazandırmıştı. Gülümsedi, “Bunu senden başka hiç kimse bu hale getiremezdi” dedi. Sonra da ekledi: “Ama sakın para verip bastırmaya kalkma!” Daha sonra dosyamı bir yayınevine yolladığımda bu 500 sayfalık roman dosyası yayıncının gözünü korkutmuş olmalı ki, hemen ret yanıtı geldi. Bunun üzerine dosyayı iki kitap halinde yeniden düzenledim. Birinci kitap olan Babamın Hikâyesi-Derik’te babamın askerî okula gidene kadar geçirdiği dönem anlatıldı; ikinci kitap Babamın Hikâyesi-Tayyareci’de ise askerlik deneyimi ve fırtınalı aile hayatı konu edildi. Yayınlanacak ikinci kitaptaki o dönemde yaşanan subay-astsubay çekişmesi sanırım Türk romanında bir ilktir.
Babamın Hikâyesi-Derik isimli kitabınızda kahraman babanız ama kitapta ağalar arasındaki husumet, kasabanın her derde deva halk hekimleri ve onların tedavi yöntemleri, efsaneler, halkın yaşadığı yoksulluk da anlatılıyor. Dönemle ilgili bu kadar bilgi içeren bir kitabı tekrar yazarken sizi en çok ne zorladı?
Anılar ayrıntı bakımından öylesine zengindi ki, babamın bellek gücüne hayranlık duymamak mümkün değildi. O müthiş belleğin onda birine sahip olmak için neler vermezdim! Çocukluğunda aldığı bir hediyeden mahkeme salonunda okunan bir şiire, kasabaya gelen bir pehlivanın kuvvet gösterisinden tiyatro turnesinde söylenen türkülere dek o zengin ayrıntılar işimi çok kolaylaştırdı. Ancak romanın mimarisini kurmak beni zorladı. Gelişigüzel sıralanmış olayları düzene koymak, babamın romana katkı sunmayan kimi siyasi yorumlarını kaldırmak, gereksiz pasajları elemek gerekti.
Babaanneniz belki daha iyi şartlarda yaşar umuduyla babanızı bırakmış. Fakirlik ve mutsuzlukla yüklü kimi olaylarda Mehmet Bey’in yerine koydunuz mu kendinizi? Siz olsaydınız ne yapardınız?
Okuyucu kendisini roman kahramanı ile özdeşleştirebiliyorsa yazar başarılı sayılır. Tabii ki kendimi babamın yerine koyduğum oldu; okuyuculardan gelen yorumlarda da bu husus ayrıca dikkatimi çekti. Okuyucu, anasız ve babasız kalan, hayata tutunmak için çabalayan bu çocuğun yaşadığı trajediyi derinden hissederken, ülkemizin nerelerden buraya geldiği konusunu da düşünmeden edememiş. İnsanların romanlarımı okurken böyle bir tarihî bakış açısına kavuşması beni mutlu ediyor.
Bu kitapla ilgili hayaliniz ne? Gelen tepkiler nasıl?
Romanın özellikle Derikliler’e ulaşmasını, onlar tarafından okunmasını isterdim. Roman sadece babamın çocukluğu hakkında değil, bir bakıma Derik’in de toplumsal tarihi çünkü. Diğer taraftan, roman yeni yayımlandığından satış vs. konusunu değerlendirmek için zaman erken sanırım. Ancak okurlardan aldığım olumlu yorumları rahmetli babama da gösterebilseydim, herhalde pek sevinirdi.
(Aslı Örnek - K24 9 Eylül 2021)